1 Mayıs 1977 Kazancı Yokuşu

1 Mayıs 1977 Kazancı Yokuşu

1-mayıs-kazancı-yokuşu

1977 yılının Mayıs ayında ben on dört yaşıma yeni girmiştim. Cafer on üç, Bektaş ise on iki yaşındaydı. Sabah kahvaltılarımızı yaparken babam bize dönerek; Bu gün 1 Mayıs çocuklar, dedi gülümseyerek.

Babam İstanbul’ a Sivas’ tan gelmiş çocukken. Dedemin yıllarca çocuğu olmamış, umudu kestikleri ve büyükler artık kuma getirmeye niyetlendiği vakit babaannem gebe kalmış. Zorlu geçen zamanların ardından babamı doğurmuş. Dedem, adını Ali koymuş kıymetli oğlunun. Ancak babam on aylıkken çocuk felci geçirdiği için, dedem “İstanbul büyük şehir” diyerek ellerinde avuçlarında olanı satıp savıp gelmişler bu koca şehre. Doktor doktor gezmişler lakin çare bulamamışlar. Bir bacağı aksak kalmış babamın.

Okula gidememiş babam. Ama kendi başına mahalledeki çocukların anlattıkları ve gösterdikleriyle okuma yazmayı öğrenmiş. Çok okurmuş gençken, kitapları hala durur bende. Yıllar geçip de askerlik çağına gelince çürüğe ayırmış askeriye babamı. O zamanlar çok zoruna gitmiş babamın vatani görevini yapamamak. Çok gözyaşı dökmüş.

Dedem tek çocuğunun üzüntüsünü hafifletmek için, “Eversek bu oğlanı, kafası dağılır üzüntüsü hafifler” deyince İstanbul’ da ki eş dost akrabaya haber salmışlar. Uzak akrabalardan biri komşularının kızı olduğunu yaşı birkaç yaş babamdan büyük olsa da, kabul ederlerse haber salıp görmeye gidebileceklerini söylemiş. Dedem olur deyince görücü gitmişler anama. Babamla anamı bir odaya koymuş büyükler konuş tanışın bakalım diyerek. Babam elleri dizlerinde aksayan bacağının ve devletin tasdiklediği eksik adam damgası ile utangaç bir tavırla anama adını sorabilmiş sadece. “Belkıs benim adım” demiş anam. Yarım saat tek kelime konuşmadan oturmuşlar ta ki büyüklerden biri gelip onları odadan çıkarana kadar. Babam gördüğü an sevmiş anamı. Çocukken bize o günleri anlatırken gözlerinin içi gülerdi hep.

Anam gönlü olmasa da babasına karşı gelemediği için istemeye istemeye gelin gelmiş dedemin evine. Dedem ve babaannem el üstünde tutmuşlar anamı. Ne incitmişler ne kötü söz söylemişler. Zamanla anam alışmış çok sevmiş babamı. Yılar geçmiş anam üç oğlan doğurmuş peş peşe. En büyük ben Hüseyin, ortanca Cafer, en küçüğümüz Bektaş.

Babam çok çalışkan adamdı. Sabah erkenden kalkar Pazar yerine gider hamallık yapardı. Öğleden sonraları apartman temizliği, hafta sonları meyhanede bulaşık yıkardı. Ayağını dert etmezdi hiçbir zaman. Yorulmak nedir bilmezdi. Bizi okutmak için canla başla çalışırdı. Anamda çamaşır yıkar evlere temizliğe ütüye giderdi. Dedem ve babaannem yaşlanmış bizim yanımızda kalıyorlardı. Biz üç kardeş de yaz tatillerinde babamın yanında işe gider pazar yerinde eve giden teyzelerin poşetlerini taşır, sıcak havada limonata ve çekirdek satar para kazanmanın gururu ile eve giderdik. Akşamları babam kitaplarını okurdu. Biz yorgunluktan sedirlerde uyur kalırdık.

1977 yılının Mayıs ayında ben on dört yaşıma yeni girmiştim. Cafer on üç, Bektaş ise on iki yaşındaydı. Sabah kahvaltılarımızı yaparken babam bize dönerek;

  • Bu gün 1 Mayıs çocuklar, dedi gülümseyerek.

Biz bir şey anlamadık. Bir mayıs olması ne anlama geliyordu ki babam böyle mutlu olmuştu. Bektaş atladı lafa;

Birimizin doğum günüde biz mi unuttuk baba? Babam gülümseyerek;
Hayır. Bugün işçi bayramı çocuklar. Bu gün çalışmak yok. Sizinle beraber Taksim’ e gideceğiz dedi. Siz de çalıştığınıza göre bir nevi sizin de bayramınız. Kutlamak hakkınız.
Bayram lafını duyunca bizi bir sevinç aldı. Cafer babama dönerek;

  • Baba kalabalık olur mu bayram? Limonata su alalım satarız.
  • Kalabalık olur ama bayram dedik çocuklar, çalışmak yok, dedi babam.

Ama biz para kazanacak olmanın coşkusu ile zar zor babamdan izin alıp hazırladık limonata ve suyumuzu. Ben limonata satacaktım. Cafer su, Bektaş ise yolda giderken fırından alacağımız simitleri satacaktı. Büyük bir heyecan içinde çıktık yok. Bu gün gezecek, eğlenecek bir de üstüne para kazanacaktı. Anam sıkı sıkı tembihledi babamı.

  • Aman Ali çocuklara mukayyet ol kalabalıkta kaybolmasınlar, diye.
  • Belkıs, merak etme canım küçük mü onlar, delikanlı oldular artık, dedi babam gülümseyerek.

Yolda fırından simitleri aldık. Taksim otobüsüne bindik. Yollar kapalıydı oraya varmadan indik yürümeye başladık. Bizi Meydana gelmeden bir gazete bayisinin olduğu yerde durdurdu babam.

-Bak Hüseyin, dedi elini omzuma atarak. Yukarı çok kalabalık ne olur ne olmaz. Sen kardeşlerinle burada dur satın elinizdekileri. Bu kadar malzemeyle yürümek zor olacak kalabalık içinde. Satışınız bitince de aşağı yolda önünden geçtiğimiz pastaneye geçin oturun pasta dondurma yiyin. Ben gelir sizi oradan alırım yürüyüş bitince. Kardeşlerin sana emanet. Birbirinize sahip çıkın. Dediğimden başka bir şey yapmayın, dedi.

– Tamam, baba sen merak etme biz seni orada bekleriz, deyip hep bir ağızdan bağırmaya başladık, seslerimiz birbirine karışarak, kim daha önce elindekileri satıp bitirecek diye. Babam aksayan bacağı ile kalabalığın içinde gözden kayboldu.

Birkaç saate sonra elimizdekileri satmış ceplerimiz bozuk para ile dolu, pastaneye dolu yola koyulduk. Ne kadar da zenginiz diye birbirimize kazandığımız paraları gösterirken polis arabaları geçti yanımızdan siren sesleri açık. Pastaneye girip pastalarımızı söyledik. Keyfimiz yerinde gülüyor konuşuyor birbirimize takılıyorduk üç kardeş. Evdekilere de tatlı aldık paket yaptırdık. Onlarsız yemek içimize sinmedi. Sonra dondurmalarımızı yedik. Saatler geçiyor, polis arabaları sirenleri açık geçiyor, insanlar geçiyor ama babam bir türlü gelmiyordu. Koşarak bağırarak giden insanlar görünce tedirgin olduk. Pastanedeki garsonlar “Olay çıkmış Kazancıda “diye konuşuyorlardı. Yanlarına gidip ne olup bittiğini anlamaya çalıştım. Garson bana “Dükkânı kapatıyoruz evlat, hadi sizde kalkın evinize gidin, olaylar çıkmış, ananız babanız nerede sizin?” Dedi. Babam bizi burada bıraktı. Biz su satıyorduk. Oda bayrama gitti dedim garsona. Hadi kalkın diye işaret etti eliyle. Hesabı ödedik elimizde tatlı paketi çıktık pastaneden. Ne yapacağımı bilemedim önce. Babam ne demişti “ kardeşlerin sana emanet” en iyisi onları alıp eve gitmekti. Çok kalabalıktı her yeri polis sarmıştı.

El ele tutuşup otobüse binmek üzere yola koyulduk. Eve vardığımızda akşam saat sekiz olmuştu. Dedem babaannem anam meraktan çıldırmış telaş içinde bahçede oradan oraya dönerek bizi bekliyorlardı. “Anam babanız nerede ?” dedi bizi görünce. Olup biteni anlattık. Anam olduğu yerde yığılıp kaldı. Dizlerini vurarak babaanneme sarıldı “ Ana bir şey oldu Ali’ye “ diye bağırmaya başladı. Biz ne olduğunu anlayamadığımız için birbirimize bakıyor anamı sakinleştirmeye çalışıyorduk.

Dört gün babamı gece gündüz uyumadan bekledik. Gelmedi babam. Hiçbir haber alamıyor kimseye bir şey soramıyorduk. Gittiğimiz her yerde bekleyin deyip yolluyorlardı. Hastaneleri gezdik karakolları gezdik hiçbir şey bulamadık.

Beşinci gün polis kapıya geldiğinde dedem ve kardeşlerimle birlikte bahçede oturmuş nereleri aramalıyız diye konuşuyorduk. ”Ali Polat’ın evi bura mı?” dedi polis bahçe kapısından dedeme. Dedem kötü bir şey olduğunu sezmiş olacak ki konuşamadı. Sadece başını salladı evet anlamında. Polisin sesine babaannem ve anamda bahçeye çıkmıştı. Polisin konuşması ile anam yere yığıldı dedem ağlamaya başladı.

Biz üç kardeş bayram kutlamaya gittiğimizi düşündüğümüz, hayatımız boyunca asla unutamayacağımız o 1 Mayıs günüKazancı yokuşu babamı göğsünde tek kurşunla bizden aldı.

Yorum
Paylaş

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Show Buttons
Hide Buttons